Menopozdaki Kadınlar Boşanmak mı İstiyor?

Son günlerde en çok konuşulan konulardan biri premenopoz ve menopoz süreci… Belirtileri, yapılması gerekenler, alınması gereken takviyeler bir yana, bir de işin psikolojik boyutu var tabii. Kadınların, ömrü hayatı boyunca etkili olan o efsanevi hormonlarında değişiklik olunca; ruh durumunda, davranışlarında da farklılıklar kendini gösteriyor.  Özellikle de yıllardır birlikte olduğu eşinden ayrılmak, kendini daha fazla önemsemek, özgür alan ihtiyacı, aşkta eskisi kadar kendini kaybetmemek, tersine merkezde kendisi olmak gibi özellikler baş gösterebiliyor.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Talat Sarıkavak konuyla ilgili olarak şu yorumları yapıyor:

 

 

“‘Ben bu evde ne yapıyorum?’” cümlesi, sadece östrojenin düşmesiyle açıklanabilecek basit bir kimya meselesi değil ama beynin aşkı ve bağlılığı nasıl ‘kimyaladığı’nı anlamadan da bu tabloyu eksik okuruz. Aşkın beyninde iki ana eksen var: Dopamin ve oksitosin. Dopamin, ilişkilerin ilk döneminde arzuyu, haz arayışını, tutkulu ‘bağımlılık’ hissini besliyor; oksitosin ise uzun vadede güven, şefkat, sakinlik ve ‘ev hissi’ni taşıyor. Genç yaşta, yüksek östrojen ve güçlü dopamin yanıtı, aşka daha çok ateşli, risk alan, kendini feda etmeye yatkın bir ton veriyor. İlişki oturdukça oksitosin–vasopressin devreleri güçleniyor; alışkanlık ve bağlılık, tutkudan daha çok sahnede kalıyor.

 

 

Menopozla birlikte östrojen ve progesteron düzeyleri kalıcı olarak düşerken, bu iki sistemin ayarı da değişiyor. Artık aylık hormonal döngünün iniş çıkışları yok; beyin, yıllardır her ay yeniden ayarlanan bir ‘dış kumanda paneli’nden kısmen özgürleşiyor. Bazı kadınların ‘kendimi ilk kez kendim gibi hissediyorum’ demesi, sadece hormon düşüşüyle değil, bu döngüsel kısıttan çıkmanın yarattığı biyolojik ve psikolojik özgürlükle de ilişkili olabilir.

Tam da bu dönemde, yaşamın sosyolojik sahnesi de değişiyor. Çocuklar evden ayrılıyor; yıllarca anne-babalık rolünün gölgesinde kalan kadın–erkek ilişkisi, bomboş bir salonda baş başa kalmış iki oyuncu gibi ortaya çıkıyor. Boş yuva (empty nest) çalışmalarında, evlilik doyumu yüksek çiftlerde bu dönemin yakınlığı artırdığı; doyumu düşük olanlarda ise yalnızlık, öfke ve ‘yanlış hayat’ duygusunu büyüttüğü gösteriliyor. Yani çocukların gitmesi bir yandan özgürleşme, diğer yandan da eşe daha fazla maruz kalmak demek. Psikolojik ve sosyal repertuar zayıfsa, bu yakınlık iyi gelmeyebiliyor.”

“Menopoz, sadece cinselliği ve beden algısını değiştirmiyor; aynı zamanda ‘Bu ilişkide neden kalıyorum?’ sorusunu da sertleştiriyor. Genç yaşta dopaminin ateşiyle daha kolay rasyonalize edilen ihmal, duygusal yalnızlık, adaletsiz iş bölümü ya da şiddet; orta yaşta, yaşam deneyimi ve ahlaki sorgulamaların artmasıyla daha az tolere ediliyor. Kadın, yılların biriktirdiği tecrübe ve olgunlukla, ‘Bağlılık mı yaşıyorum, yoksa bağımlılık mı?’ sorusuna daha net bakabiliyor; eğer ilişki dönüşemiyorsa, kopma kararı da buradan doğabiliyor.”

 

 

Peki bu değişim kadınlar için bir özgürleşme süreci olabilir mi sorusuna karşılık Dr.Sarıkavak şu yanıtı veriyor:

“Kısmen evet. Türkiye’deki çalışmalar, birçok kadının menopoza hem kayıp (gençlik, doğurganlık, çekicilik korkusu) hem de rahatlama (adet ve gebelik kaygısının bitmesi, daha az bakım yükü) karışımı duygularla baktığını gösteriyor. Ekonomik bağımsızlığı ve eğitimi olan, kentte yaşayan kadınlarda bu dönem, hayatı yeniden kurgulama cesaretini de beraberinde getirebiliyor. Hormonların sağladığı ‘katlanma kapasitesi’ çekilirken, yılların deneyimiyle güçlenen özsaygı ve bağımsızlık hissi sahneye çıkıyor.”

 

 

Eğer ki kadınların hormonları 20’li yaşlarında menopoz dönemindeki gibi olsaydı, aşka ilişkiye yaklaşımı nasıl olurdu diye kafamıza takılıyor. Dr. Sarıkavak bu merakımızı şöyle yanıtlıyor: “Bu soru cazip ama yanıltıcı. Teorik olarak daha düşük dopamin ve ödül reaktivitesi, daha az ateşli, daha seçici ilişkiler anlamına gelebilirdi. Ama 20’li yaşın gerçekliği, biyolojinin çok ötesinde; ekonomik bağımlılık, aile baskısı, toplumsal cinsiyet normları ve onay ihtiyacı o kadar güçlü ki tek başına hormonları değiştirerek genç kadını bugünkü özgürlük noktasına getirmek mümkün değil.

Sonuçta menopoza eşlik eden boşanmaları, ne sadece ‘hormon bitti, aşk bitti’ diye romantize etmek, ne de kadınların yıllarca biriktirdiği hayal kırıklıklarını görmezden gelerek tıbbi bir yan etkiye indirgemek doğru. Hormonlar sahnenin ışığını ayarlıyor ama oyunu yazan, kadının hayat boyu taşıdığı yükler, öğrendiği sınırlar, toplumsal rolü ve sonunda ‘Bu hayat benim mi?’ diye soracak cesareti bulduğu an.”

 

M.Neslihan Perker

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!